Biraz daha Işık – Öykü

Biraz daha ışık – Öykü
9 ay evvel tarafından yazıldı.
           

                    Ufak adımlarla İnşaat alanına yürüyordu. Sabah ayazı tüm şiddetini gösterirken, güneşle beraber yürümek keyif vericiydi. Aniden karanlığa düştü, adımlarına güneş ışıkları değil de koyu bir gölge eşlik ediyordu. Durdu. Kafasını kaldırıp gökyüzüne uzanan inşaata baktı. Sanki hiç bitmeyecek gibi bulutlara doğru uzanıyordu.

                    İnşaat alanına varınca ‘’ Ahmet buradayız ‘’ sesini duydu. Her sabah olduğu gibi kahvaltı yine hazırdı. Çavuş Efe Dayı, küçük taburelerden ve kasalardan yapılmış olan masaya oturmuştu. ‘’ Hoş geldin Ahmet. Bak, aramıza iki Sivaslı daha katıldı ve sıvacılar olarak daha da hızlanacağız. ‘’ Çayını yudumlayıp tekrar işçilere döndü. ‘’ Tanışma merasimi devam ediyordu. Şimdi sıra kimdeydi, Şair İdris hele söyle kendini. ‘’ İdris nefesini deneyip ve kendinden emin olduktan sonra konuşmaya başladı. ‘’ Bana Şair İdris derler. Öncelikle hiç şiir yazmadım. Sadece sevdalıyım ve yavuklum için şiir ezberler ve okurum. ‘’ kısa bir an durdu, ardından derin bir nefes verdikten sonra ‘’ Rizeliyim. Emine’yi 7 yaşında, ilkokul 1. Sınıfta gördüm ve sevdim. Okuduk, büyüdük ve hala seviyorum. O üniversiteye Ha bu İstanbul’a geldi. Ben de peşinden inşaatlara gelip çalışmaya başladım. ‘’  

                  Çadırdan koşarak gelen Büyük Fırat işçilerin gülmesine neden oldu. Çok uzun bir boya ve güçlü bir cüsseye sahip olan Fırat, her sabah olduğu gibi geç kalmıştı. Efe Dayı; ‘’ Fırat yine geç kaldın!. Allahtan İnşaatın hemen yanında çadırda kalıyorsun. Neyse otur da iki hemşerine kendini tanıt. ‘’ Fırat, Sivas’ın hangi ilçesinden olduklarını ve tüm akrabalarını sorduktan sonra çayını içmeye başladı. Bir iki lokma yedi ve çavuşun bakışlarından konuşması gerektiğini anladı. ‘’ Ben de Büyük Fırat. Babam 1970’li yıllarında Yılmaz Güney hayranıymış. Evimizde bütün filmlerinin afişleri vardı. Kardeşlerimin ismi Cabbar, Fatoş ve Adem’di. Bizim evde hafta da bir mutlaka Çirkin Kralın ‘’ Umutsuzlar ’’ filmi izlenirdi. O yüzden önce evde, sora mahalle ve okulda lakabımız Büyük Fırat oldu. İki kızım ve yeni doğan bir oğlum var. Memlekete izin alıp gidebilirsem, ismini ‘’ Umut ‘’ koyacağım.

                   Mesai saatinin başlamasıyla birlikte hepimiz işlerimizin başındaydık. Her zaman ki gibi suskun ve kendi iç dünyama dalmıştım. Çavuşun dediği gibi ben Ahmet, ama topal olanı. Küçük yaşlarımda yanlış bir iğne, bir bacağımı benden alıp götürmüş ve topal kalmıştım. Topal lakabını okul yıllarında o kadar duydum ki, bazen Ahmet dediklerinde dönüp bakmıyordum. Belki de bu yüzden okulu hiç sevemedim. Babam gibi ben de Sıva ustası oldum. Şimdi, bu küçük inşaat odasında elimde mala ve harçla düşüncelere dalmıştım.

                  Üst katlardan bir işçi, ‘’ Halat koptu, herkes çekilsin ‘’ diye bağırdı. Ahmet, Çavuş Efe dayı ve Fırat işine devam ederken, tuğlalar ve asansör büyük bir gürültüyle yere çakıldı. Ani gürültü karşısında Ahmet kendini yere atmış bağırıyordu. ‘’ Ne olur kurtarın bizi, ölmek istemiyorum. Allah’ım sen yardım et. ‘’ Çavuş onu kucağına aldı. Sinir krizi geçiren Ahmet’e sağlam bir tokat attı. Kafasını çavuştan kurtarıp duvara vuran Ahmet bayılmıştı.

                 Karanlıktı. Biri, sanki bütün ışıkları çalıp dünyayı terk etmişti. Her tarafta; yıkılmış, dağılmış ve parçalara ayrılmış eşyalar vardı. Ahmet, etrafına dokunarak onları hissediyordu. Uyku ile rüya arasındaki an gibi, gerçek ile gerçek olmayan bir zaman da cehennem gibi bir yerdi. Hiç ışık yok, ses yok ve yalnızlık çoktu.

                 Gözlerini açtığında Büyük Fırat’ın gülümseyen yüzünü gördü. Diğer işçilere seslenilmesiyle herkes gelmişti. Efe Dayı, ‘’ Ah be Ahmet’im, bizi çok korkuttun. İki Saattir baygınsın. Merak etme bunu da atlatırsın. Kolay şeyler yaşamadınız! Bugün izinliyiz. ‘’ Herkes çadırın dışına çıktı. Yatakta doğrulan Ahmet, ranzanın boyuna ve genişliğine bakınca çok şaşırdı. ‘’ Eee kolay mı?, o Büyük Fırat’ın yatağıdır. Geniş ve heybetli olacak. ‘’ dedi Fırat. Beraber gülüştüler. Çadırın içinde altlı üstlü ranzalar, inşaat malzemeleri, ahşap elbise dolapları ve bavullar vardı.  Yatağın başucunda eski bir soba tüm kızgınlığıyla yanıyordu.

               Tüm işçiler inşaat alanında top oynamaya başlamıştı. Fırat’ında yardım etmesiyle çadır kapısına da kadar çıkmışlardı. Çadırın sol yanında bir işçi oturmuştu. Fırat ona dönerek ‘’ Bak bu da Ali, eskiden burada çalışırdı. Şimdi yandaki inşaatın duvarını örüyorlar. ‘’ Bu sırada Ahmet çadır kapısındaki ‘’ 13 ‘’ numarasına bakıyordu. Ayağa kalkan Ali gülümseyerek, ‘’ Onu ben Astım. İzmir Kadifekale’de oturuyordum. Sonra bizim evi kentsel dönüşüm diye yıktılar. Bana da bir tek bu kaldı. ‘’ Topal Ahmet sekerek ona doğru adım attı. ‘’ Ben Ahmet, memnun oldum. Benimkilerin yarısı öldü. Senin ailene ne oldu.? ‘’ ‘’ onlar Urfa’da. Biz ameleler her zaman gurbettedir.                                    

                   Dönüp tekrar çadıra baktı. Bu sırada Büyük Fırat ‘’ Ben gidip patronla konuşacağım. İzin alabilirsem memlekete gideceğim. ‘’ dedi. Ahmet ve Ali koyu bir sohbete daldılar.

                  Zifiri bir karanlığın kucağına itilmişti. Bir ışık süzmesi, yaşam belirtisi ya da ona umut verecek küçük bir tıkırtı dahi yoktu. Nefes sesleri duydu. Sanki bu ses ona çok yakındı. Derinden geliyordu iniltiler… Çok uzakta olabilirdi. Tüm gücünü topladı. ‘’ Kimse var mı? Nerdeyiz? Niye her yer karanlık. ‘’ demesiyle Nefes sesleri arttı. Heyecanlandı Ahmet, çünkü yaşayan bir beden ona çok yakındı… Birden her şey eski haline döndü. Derin bir sessizlik tekrar başladı. Ölüm böyle bir şey miydi? Peki öldüyse  neden hala nefes alıyordu. Ölümden sonra her şey bu kadar karanlık mıydı?

                  Çadırın önünde işçiler birikmişti. Büyük Fırat işten ayrılmış ve herkes çok üzgündü. ‘’ Kafana takma Fırat, sen gel bunlara yıllarca emek ver, çalış ama izin vermesinler. ‘’ Dedi çavuş. Büyük Fırat üzgün bir edayla etrafına baktıktan sonra ‘’ Haklısın Efe Dayı, biz her yerde iş buluruz. Oğlum on günlük oldu. Gidip de ismini koyayım. Çok heyecanlıyım. ‘’ diye konuştu. Efe dayı, Büyük Fırat bavulunu toplarken işçilere akşam için eğlence yapalım dedi. Tüm hazırlıklar için görevlendirmeler yapıldı…

                 Yük treni düdüğünü öttürerek şehirde ilerliyordu. Ahmet, ikiz kardeşleri ve annesiyle sofraya oturmuştu. Çorbaların üzerinden kalkan dumanlar sofraya ayrı bir ahenk katmıştı. Trenin çıkardığı gürültü karşısında 8 yaşlarındaki ikiz kızlar Topal Ahmet’e sarıldı. Biri korkudan ağlıyordu. Anneleri ise ‘’ birazdan geçer, korkma ‘’ dedi. Tren seslerine alışmıştı Ahmet. Onu ürküten ani gürültüler ve karanlıktı.

                 Küçük kasalar yan yana dizilmiş, üzerine gazete yaprakları örtülmüş ve eğlence için tüm hazırlıklar yapılmıştı. Efe dayı çok sevdiği rakı şişesini yanına koymuştu. Her zaman olduğu gibi saki oydu. Çadırda yaklaşık on ranza vardı. Birkaç soba işçileri ısıtacak şekilde çapraz konmuştu. Kabloların yer yer dış kabukları soyulmuş ve tehlikeli duruyordu. Tüm rakı bardakları dolduktan sonra efe dayı söze başladı, ‘’ Bu akşam, kendisi gibi yüreği de büyük olan Fırat gidiyor. Tanışalı çok olmadı, ama böyle babayiğit bir adam kolay kolay dünyaya gelmez. Onun şerefine içelim. ‘’ tüm kadehler kalktı. Mezeler büyük bir iştahla yenilirken kadehler bir inip bir kalkıyordu. Büyük Fırat’ın mavi bavulu kapı eşiğine konmuştu.              

 Efe dayı İdris’e dönerek ‘’ Şair efendi. Şimdi Emine ha bu kapıda olsa, ben geldim dese ha ona ne derdin. ‘’

              Şair İdris ayağa kalktı. Emine kapıda duruyormuş gibi yaklaştı ve söze başladı: ‘’

Hoş geldin kadınım benim hoş geldin

Yorulmuşsundur;

Nasıl etsem de yıkasam ayacıklarını

Ne gül suyum ne gümüş leğenim var,

Susamışsındır;

Buzlu şerbetim yok ki ikram edeyim

Acıkmışsındır;

Beyaz ketenli örtülü sofralar kuramam

Memleket gibi yoksuldur odam.

Hoş geldin kadınım benim hoş geldin

Ayağını bastın odama

Kırk yıllık beton, çayır çimen şimdi

Güldün,

Güller açıldı penceremin demirlerinde

Ağladın,

Avuçlarıma döküldü inciler

Gönlüm gibi zengin

Hürriyet gibi aydınlık oldu odam

Hoş geldin kadınım benim hoş geldin

                   Şiirin son cümlesiyle birlikte alkış sesleri yükseldi. Kadehler yeniden tokuştu, biten bardaklar tekrar doldu ve kafalar kıyak olana kadar içildi. Topal Ahmet çadırdan çıkınca sarhoş halde yürümeye başladı. Tren raylarının üzerinde düşünceli adımlar atıyordu. Aniden tüm şehirde elektrikler kesildi. Karanlık ve gölgeleri sevmiyordu. Olduğu yere oturdu. Yarım olan bira şişesini tek yudumda içti. Boğazı, asit ve soğuk bira yüzünden fazlasıyla yanmıştı. Gözlerini acıyla kapattı. Tanıdık bir şeyler vardı. Rüyalarında karabasan gibi çöken o karanlık, sessizlik ve çaresizlik hali yeniden yaşanıyordu. Ölüm, belki de bu durumdan daha aydınlıktı. Birden yerin titrediğini, güçlü bir canavarın ona doğru geldiğini hisseti. Raylara kulağını dayamıştı. Ve gözlerini açınca karanlığın titrediğini gördü. Ses hızlıca yaklaştı. Sarı bir ışık arkasından gürültüyle geliyordu ve dönüp bakınca yük treni ona yetişmek üzereydi. Korkuyla raylardan uzaklaştı.

                    Elektriklerin gelmesiyle çadırın ışıkları da yanmıştı. İşçilerin birkaçı masa da sızmıştı. Diğerleri de yataklarına uzanmıştı. Sobaların yanmasıyla çadır ısınmaya başladı. Açıkta duran kablolar etrafa yayılan gazeteyi tutuşturdu. Alevler kısa bir sürede çadırda yayılmaya başladı. Uyanan işçiler kapıyı kapatan koca alevleri görünce korkuyla etrafa kaçıştılar. İki inşaatın arasına yapılan çadırın kapısı yanarken arka tarafında ise malzemeler vardı. Dakikalar içinde tüm çadır alevlere kapılmıştı…

Kimse var mı?

                   ‘’ Kimse var mı? Aşağıda yaşayan kimse var mı? ‘’ sesini duyan Ahmet, derin derin nefes aldı. Tüm gücünü topladı. Elinde tuttuğu toprağı ağzına attı. Hazır olduğunu hissettiğin de ‘’ Buradayım, aşağıda. Lütfen kurtarın beni ‘’ dedi. Bu sesi duyan yukarıdakiler hızlandılar. Karanlık hala hüküm sürüyordu. Zifiri bir gölge yaşamın tahtına oturmuş tüm canlıları yutuyordu. Sesler vardı.  Ona doğru gelen kazı sesler yaklaşıyordu. Bir ışık gördü Ahmet. Ölüme çağıran bir ışık gibiydi. ‘’ Burada yaşayan biri var. Nefes alıyor ‘’ dedi biri. Ahmet ışığa doğru gidiyordu. Göçükte olduğunu ve yeniden hayatta olduğunu anladı.!

                  Göçüğün yanında bir muhabir mutlu haberi açıklıyordu: ‘’ Evet. Van Depreminde 96 saat sonra yeni bir mucize oldu. Yetkililerden aldığımız bilgiye göre kurtulan şahsın adı Ahmet; 23 Yaşlarında, aynı binada babasını ve 4 kardeşini kaybetmiş olmasına rağmen kendisi hala yaşıyor. Ve yaşama tutunma çabası bizlere umut vermeye devam edecektir. ‘’

Karanlık bitmişti

                 Karanlık bitmişti. Yaşam devam ediyordu. Güneş, her zaman ki gibi inşaat alanına doğuyordu. Bu sefer kahvaltı sofrası yoktu. Çadır tamamen yanmıştı. Efe dayı ve güleç yüzlü Şair yoktu. Küllerin yanına yaklaşamadı Ahmet. Mavi bir bavul gördü, ismini ‘’ Umut ‘’ koyacaktı Büyük Fırat.

Yazılar

/

“Biraz daha Işık – Öykü” hakkında 2 yorumlar

  • Aslı Çevik

    diyor ki:

    Akıcı bir dille anlatılmış öykü içeriği farklı bi bakış açısıyla anlatılmiş anlamlı ,heyecanlı ,severek okuduğum bir öykü oldu .Yazara başarıların’ın devamını diliyorum…

    Yanıtla

  • Şiyar Kendirci

    diyor ki:

    Çok güzel bir öykü, kalemine sağlık.

    Yanıtla

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

To top